İTÜ’de Neler Oluyor?

İTÜ'de yüzlerce araştırma görevlisi 25 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren ve "torba yasa" olarak bilinen 6111 No'lu kanunun yüksek öğrenim sürelerinde öngördüğü değişiklik nedeniyle sözleşmelerinin feshedilmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalmış durumda. YÖK tarafından ilk olarak 10 Mayıs 2011 tarihinde İzmir İleri Teknoloji Enstitüsü'ne gönderilen ve torba yasa çerçevesinde yüksek öğrenim sürelerinde yapılan değişikliğin 50/d maddesine göre istihdam edilen araştırma görevlilerinin görev sürelerini de belirlediğini savunan görüş yazısı bir kere daha 50/d maddesini tartışma konusu haline getirmiştir. Peşi sıra önce 12 Ocak 2012 tarihinde Yıldız Teknik Üniversitesi'ne, ardından da 22 Haziran 2012'de İTÜ'ye gönderilen YÖK görüş yazısı 50/d maddesini yasadaki tanımına aykırı olarak öğrencilik hakkından kaynaklanan ve yüksek öğrenim süresiyle sınırlı bir burs olarak yorumlamaktadır. Bu görüş yazısı torba yasa ile belirlenen "azami süre" sonunda yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamlamayan 50/d'li araştırma görevlilerinin sözleşmelerinin feshedilmesini önermektedir.

YÖK uzun yıllardır adet edindiği üzere kendini bir kere daha yasama organı yerine koymakta ve 2547 No'lu yasada 50/d maddesinden istihdam edilen araştırma görevlilerine tanınan hakları hiçe sayan bir görüşü üniversitelere dayatmaktadır. Bu noktada 2547 no'lu YÖK yasasının 50/d maddesini nasıl tanımladığının bir kere daha altını çizmek gerekiyor:

Lisansüstü öğretim yapan öğrenciler, kendilerine tahsis edilebilecek burslardan yararlanabilecekleri gibi, her defasında bir yıl için olmak üzere öğretim yardımcılığı kadrolarından birine de atanabilirler.

Sadece ilgili kanun değil Danıştay kararları da 50/d maddesinden istihdam edilen araştırma görevlilerinin burslu öğrenci olmadığını açık bir şekilde karar altına almıştır. YÖK Yürütme Kurulunun 26.11.2008 tarihli 50/d'li araştırma görevlilerinin 33/a maddesine geçişlerinin önünü kesebilmek için yeniden kadro ilanı şartı getirilmesine ilişkin kararına yönelik Eğitim-Sen tarafından Danıştay'a açılan davada 50-d ve 33/a maddeleri kastedilerek, her iki maddeye göre de, kişilerin araştırma görevlisi olarak istihdam edilmekte oldukları yönünde görüş bildirilmiş ve ilgili YÖK Yürütme Kurulu kararı iptal edilmiştir.

Yaklaşık üç yıl sonra 50/d'li araştırma görevlileri bir kere daha aynı şekilde YÖK'ün hukukun üstünlüğünü hiçe sayan tehditleriyle karşı karşıyadır. Bu sefer torba yasadaki düzenleme bahane edilmektedir. Yukarıda bahsi geçen YÖK YK kararının ardından yaptığımız basın açıklamalarımızda üstüne basa basa dile getirdiğimiz birkaç noktanın altını tekrar çizmekte fayda görüyoruz:

- 50/d maddesinden istihdam edilen araştırma görevlileri burslu öğrenciler değildir. Gerek iş tanımları ve yükleri, gerekse de hak ve yükümlülükleri açısından 33/a maddesinden istihdam edilen araştırma görevlilerinden hiçbir farkları yoktur. Bu durum 2547 no'lu YÖK yasası ve Danıştay kararlarıyla güvence altına alınmıştır.

- Bu bağlamda çok sayıda araştırma görevlisi 50/d maddesi uyarınca istihdam edilmektedir ve üniversiteler bu kadrolara ihtiyaç duymaktadır. YÖK'ün yönetmeliğinde 50/d kadrosunda bulunan araştırma görevlilerinden doktora öğrenimini bitirmek üzere olanların başarı durumları ve birim ihtiyaçları göz önünde bulundurularak aynı kanunun 33/a maddesine göre geçirilmeleri gerektiğini bildirmektedirler.

- 50/d kadrosunda bulunan araştırma görevlilerinin belirlenecek adil kriterler çerçevesinde 33/a maddesine geçme taleplerini "bir ömür boyu yan gelip yatmak" olarak kavrayan anlayış bilim insanı olmanın tamamen gönüllü bir tercih olduğunu ve bu tercihin gereklerinin son derece meşakkatli olduğunu unutmuş görünmektedir.

- Son olarak, torba yasayla gündeme gelen değişiklikle birlikte YÖK'ün doktora öğrenimini "azami" altı yılda, yüksek lisans öğrenimini "azami" üç yılda tamamlamamış araştırma görevlilerinin ilişiklerinin kesilmesine ilişkin görüşü Anayasa'nın kanun önünde eşitlik ilkesini açık bir şekilde ihlal etmekle kalmamakta söz konusu ihlali süreklileştirmektedir. Zira 33/a'lıların yanı sıra birçok 50/d'li de geçmişte doktorasını 6 yıldan uzun sürede bitirmiş olup yasa maddesinin aleyhe yorumlanması hakkaniyete de aykırıdır.

Bütün bu gelişmeler ışığında 22 Haziran 2012'den bu yana İTÜ'de yaşananlar tam anlamıyla bir hayal kırıklığıdır. Süresi dolan ve rektör tarafından yenilenen sözleşmelerin Personel Daire Başkanlığı tarafından bölümlere gönderilmediği, rektör değişikliği esnasında ortaya çıkan otorite boşluğunu fırsat bilen Personel Daire Başkanı'nın rektörün imzasının üzerini çizdirdiği, zimmet tehditleriyle dekanların cendere altına alındığı, maaşları ödenmeyen araştırma görevlilerine hala ilişiklerinin kesildiğinin tebliğ edilmediği, bölüm ve dekanlığın olumlu görüşüyle 33/a maddesine atanan hakkında "işlemi geri alma" tehditlerinin havada uçuştuğu iki aylık bir dönem yaşadık. Üstelik, azami öğretim süresi hesabına askerlik, doğum izni, süreden sayılmayan izin, kayıt dondurma, yurtdışı görevlendirmesi gibi en temel haklarımızı dahil etmemekte ısrar ediyorlar. Bütün bu olan biten, bilimsel çalışmalarımızı sekteye uğratacak düzeyde kaygı yaratmıştır. Rektör yardımcımız Prof. Dr. Ali Fuat Aydın ile 16 Ağustos 2012 yapmış olduğumuz görüşmede ve Rektörümüz Prof. Dr. Mehmet Karaca tarafından fakülte ziyaretlerinde dile getirilmiş olan söylemlerin, İTÜ tarihinde uzun bir müddet bahis konusu olacağını düşünüyoruz:

1. Yeni yönetim İTÜ'nün uzun yıllardır ertelediği yeniden yapılanmayı gerçekleştirmekte kararlı olacaklarını ve "popülist" uygulamalara son vereceklerini ifade etmektedir. Üzerlerinde YÖK ve zimmet nedeniyle Sayıştay baskısı olduğunu söyleyerek olası işten çıkarmaların sorumluluğunu üzerinden atmaya çalışan İTÜ yönetimi, kimseyi mağdur etmek istemediklerini ancak "yeniden yapılandırma" adı altında yaklaşık 120 tane araştırma görevlisinin "muhtemelen" ilişiğinin kesilebileceğini ima etmiştir.

2. İTÜ'deki akademik yapının mevcut sorunlarını kökten çözecekmiş gibi sunulan "yeniden yapılandırma" lafzı ile kastedilen ise İTÜ'nün Boğaziçi ve ODTÜ modelini benimsemesi ve bir an evvel gerekli değişiklikleri hayata geçirmesidir. Fakat Boğaziçi ve ODTÜ'nün tek bir modele sahip olduğunu düşünen yeni üniversite yönetimi büyük bir yanılgı içinde olmakla beraber İTÜ'nün geleneğini ve özgül koşullarını da hiçe saymaktadır. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki araştırma görevlilerinin büyük bir çoğunluğu doktora öğrenimi için yurtdışındaki üniversitelerdeki programlara başvurmaktadır. Dolayısıyla 50/d kadroları neredeyse tamamen yüksek lisans öğrenimi süresince doldurulmakta ve yurtdışı başvurularının sayıca fazla olması nedeniyle yüksek bir sirkülasyon söz konusudur. ODTÜ ise tamamen farklı bir örnektir. Geçtiğimiz beş yıl içerisinde araştırma görevlisi kadrolarının büyük bir kısmı ÖYP programına dâhil olan yüksek lisans öğrencilerine tahsis edilmiştir. YÖK'ün baskılarına büyük ölçüde boyun eğen ODTÜ'deki akademik hayat deyim yerindeyse bir ÖYP cenderesi altına alınmıştır. Geleceğin öğretim görevlilerini kendi doktora programlarıyla, usta-çırak ilişkisi çerçevesinde yetiştiren köklü bir geleneğe sahip İTÜ ifade edilenin aksine her iki üniversiteye de uymamaktadır. Her fırsatta "kendi yetiştirdiği" öğretim elemanlarıyla gurur duyan İTÜ hangi yöntemle geleneğini sürdürme iddiasına sahip çıkacaktır? Boğaziçi gibi yüksek lisans öğrenime ağırlık verip mevcut doktora programlarının ağırlığını azaltarak mı? Akademik "inbreeding" kurallarını ezbere uygulayarak yetişmiş öğretim elemanlarını YÖK'ün dayatmalarına kurban ederek mi? Yoksa ODTÜ gibi akademik özgürlüğü hiçe sayan ve bilimsel kaygılardan tamamen uzak kriterlerle şekillendirilmiş ÖYP uygulamasına boyun eğerek mi? Son olarak, tekrar etmek gerekirse yeni üniversite yönetiminin apar topar Boğaziçi ve ODTÜ modeline geçme hevesi temelsiz olmakla birlikte İTÜ'nün kendine özgün koşullarını tamamen hiçe saymaktadır.

3. 33/a maddesine geçiş hususunda mevcut kriterler yetersiz bulunarak, yeni bir komisyon oluşturulmaktadır. Bu noktada birkaç hususu vurgulamanın son derece önemli olduğu kanısındayız:

- 33/a maddesine geçiş için yasanın öngördüğü "başarı ve ihtiyaç" kriterlerinin senato ve üniversite yönetim kurulu kararları çerçevesinde yapılan yorumları her şeyden evvel adil olmalıdır. 33/a maddesine atanmak için araştırma görevlilerinden neredeyse doçentlik kriterleri talep etmek sadece hukuka aykırı değil, aynı zamanda akademik unvanlar arasında ayrım ve hiyerarşiyi anlamsızlaştırmaktadır.

- 33/a ve 50/d maddesinden istihdam edilen araştırma görevlileri gerek iş tanımları ve yükleri, gerekse de hak ve yükümlülükleri açısından aynı statüye sahip olmalarına rağmen 50/d'li araştırma görevlilerinden talep edilen (ya da talep edilmesi planlanan) kriterler mevcut ayrımcılığı derinleştirmektir ve hukuksuzdur.

- Daha önce de defalarca belirttiğimiz üzere İTÜ'lü araştırma görevlileri kriter konulmasına karşı değildir, sadece kriterlerin adil olmasını talep etmektedirler. Her fırsatta "yan gelip yatıyorlar" muamelesi reva görülen 50/d'li araştırma görevlileri gerek yaptıkları akademik yayınlar ve katıldıkları konferanslarla, gerekse de yerine getirdikleri öğretim görevleriyle Türkiye'deki akademik başarı ortalamasının çok üzerinde bir "performans" sergilemektedir. Bugün İTÜ yönetimi hukuki statüsü son derece tartışmalı bir YÖK görüşü çerçevesinde 120 civarında 50/d'li araştırma görevlisinin işine son vererek üniversitenin akademik "performans" sorunlarını çözeceğini iddia etmesi ne gerçekle bağdaşmaktadır, ne de hakkaniyetlidir.

İTÜ araştırma görevlileri olarak üç yıl önce YÖK Yürütme Kurulu kararına mücadele ettiğimiz gibi bu sürecin de sonuna kadar takipçisi olacağız ve tek bir araştırma görevlisinin bile hukuksuz bir şekilde işten çıkarılmasına seyirci kalmayacağız. Gerek hukuki yollarla, gerekse de anayasal haklarımızı sonuna kadar kullanarak kararlılıkla mücadele edeceğimizi tüm İTÜ kamuoyuna duyururuz.

İTÜ'lü Araştırma Görevlileri